Kozmik kara deliklerin dünyayı yutabileceği şu günlerde, bir kere daha farketmiş olduğumuz gibi: mutluluk, mutsuzluk, acı, ün, başarı diye sınıflandırılmaya çalışılan portakallar aslında hep başkalarına bağlı...
Halbuki bilimde sabit bir değişmez olmadan ilerlemeye çalışmak çoğu zaman başımızı belaya sokar. Pi sayısının sabitliğini ispatlamak için sayfalarca - tahtalarca mı demeliyim- demonstration gösterebilecek kapasitede olmama rağmen, şu an yaptığım iş bunlardan hayli uzak. Aslında eskiden çok sık yaptığımız ama şu sıralar pek de boşladığımız o ünlü oyun gecelerine dönecek olursak, zaman yolculuğu ve pi sayısı üzerine saatlerce konuşabilir ve bunların hepsine de bilimsel kılıflar bulabilirim.
sizi hiç şaşırtmadan...
Her name is Clara.
O müthiş mağazaya girdiğim zaman o kadar etkilenmiştim ki sanki sanatçısına saygımı göstermem gerekircesine bir parça elbiseye binlerce küsür para ödemiştim. Şimdi düşünüyorum ama adamın ismini hatırlayamıyorum. Halbuki şimdi o ülkeye tekrar gitsem pıtır pıtır yürüyerek sokakları caddeleri geçer, sola sonra da sağa dönüp orayı tekrar bulabilirdim. Hatta detayları o kadar aklımda ki, doğumgünümde o sokağın paralelinde bir otelde kalmıştık. Ne istediğimizi şu an tam hatırlamıyorum ama oda servisi için içeri giren görevlinin ne kadar da uzun boylu ve iri olduğu hala aklımda... Zaten hikayede kimsenin dikkatini çekmeyen saçma sapan detaylar hep benim aklımda kalır. Nedense sebebini hala bilmiyorum.
Yan caddede elmas satıcılarının olduğunu hatırlıyorum. O sokakta gezerken aslında herşeyin ne kadar da dramatik geldiğini hatırlıyorum.
Hintlilerin zekasını her zaman takdir etmiş olsam da bileklerine kelepçeli çantalar ve o çantalar içindeki milyonlarca euroluk elmaslara hiçbir zaman anlam veremedim. Kadınların neden mücevher takmak istediğine, neden birine evlenme teklif etmek için pahalı mücevherler alınması gerektiğine anlam veremediğim gibi...
Sonra gecenin bir vakti tüm ısrarlara rağmen arabadan birşeyimi almak için dışarı çıkmak için ısrar etmiştim. Aslında bu öylesine bir mazeretti. Kapıdan çıkarken, otel görevlisinin neredeyse yerlere kadar eğilerek beni selamlaması aslında çok utandırdı beni. Bu merasimleri her zaman gereksiz ve utanç verici bulmuşumdur. Karşıdaki kocaman parka doğru yürüdüm. Her zamanki gibi yağmur yağmıştı ki yağmur bu ülkenin vazgeçilmezlerinden biriydi ne yazık ki... Orada durup sigara içtiğimi, yanımdan geçen Hintli elmas satıcılarına hüzünle baktığımı hatırlıyorum.
Şimdi bu olaydan çok sonra, neden bu anı düşündüğüm sorulacak olursa, bunun cevabı olarak yeni kesilmiş çimlerin kokusunu öne sürebilirim. Aslında insanların yaşadığını iddia ettiği deja-vu'ler kokulardan kaynaklanır.
Ekim 2007'de koca bir plazanın milyonbilmemkaçıncı katında çalışırken gökyüzüne baktığım zaman; her ne kadar kesilmiş çim kokusunu duymamış olsam da aynı şeyi hissetmiştim. Aslında ne o plazayı ne de o şehirdeki oteli sevmiştim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder